Müzisyenler korsana karşı atakta – In Rainbows
2000’li yılların başından beri müzik piyasasının en kronik sorunu haline gelen MP3 ile baş etmenin artık yeni yolları aranmaya başlandı. Bilgisayarların insanların gündelik yaşamlarının neredeyse her anını kapsadığını ve CD çalarların walkman’lerin yerini artık taşınabilir müzik çalarlara bıraktığını düşünürsek MP3 formatı aslında devrim niteliğinde bir buluş gibi gözüküyor. Ancak bir de işin diğer boyutu var. MP3 formatının yaygınlaşması P2P, Torrent gibi dosya paylaşım programları ile müziğin dijital ortamda kontrolünü yok etti. Bu durum hem parçaları bu programlarla internete sızdırılan müzisyenler için hem de CD satışları oldukça düşen müzik endüstrisi için oldukça kötü günler yaşatıyor.
Napster: Müzik Piyasası ve Paylaşım Programları Karşı Karşıya
2000 yılında dönemin en popüler müzik dosya paylaşım programı Napster’a Metallica tarafından açılan dava bu konuda karşı cepheden sıkılan ilk kurşun diyebiliriz. Fakat bugün dönüp baktığımızda etkisinin çok büyük değişikliklere yol açtığını söyleyemeyiz. Dava Napster programının sonu oldu. Metallica grubu ise bu davadan en büyük yarayı alan taraf oldu belki de. Açtıkları dava, grubun bazı fanları ve müzik paylaşan insanlar tarafından tepkiyle karşılandı ve grubun hayran kitlesi oldukça yara aldı. İnternette Anti-Metallica grupları oluşturuldu ve bu durum oldukça eleştirildi.
Davanın sonrasındaki döneme bakacak olursak durumun dava ile kapandığını söylememiz mümkün değil. Napster’ın kapanışı yeni programların doğuşuna yol açtı. Haklarında açılan davalar ile bu programlar kapatıldıkça bir yenisi bu ortamda yerini aldı.
Dijital Müzik: Albüm Satışında Yeni Yöntemler
Bugün baktığımızda ise MP3 formatının müzik piyasasına sadece zarar getirdiğini söyleyemeyiz. Aslında birçok açıdan yararları olduğunu bile söyleyebiliriz. Kayıt teknolojilerindeki muazzam gelişim bir bakıma çok büyük yapım masraflarını da minimize etti ve insanlar plak şirketlerine bağlı kalmadan internet üzerinden kayıtlarını MP3 formatında sunabilme şansına eriştiler. Hatta bu sunum işi de kendisine Myspace gibi insanların dünyanın herhangi bir yerinde olan ama bu site olmadan belki de hiçbir zaman varlığından bile haberdar olamayacağı müzisyenlere, gruplara ulaşma imkânı veren platformu oluşturdu.
2001 yılında Apple tarafından geliştirilen Itunes programı korsan müzik ile ilgili mücadelenin bir başka yolu olarak karşımıza çıktı. Itunes aracılığı ile kullanıcılar hem müzikleri dinleyebiliyorlar hem de istedikleri şarkıları ya da albümleri ücretlerini ödeyerek bilgisayarlarına ya da taşınabilir müzik çalarlarına yükleyebiliyorlardı. Plak şirketleri için de aslında bu durum makul sayılabilirdi. Çünkü bir albümü CD formatında satmak, dijital olarak satmaktan çok daha masraflıydı. Bu düşünce illegal müzik piyasasının günden güne artan ve özendirici büyümesine bir dur işareti olabilirdi. Gerçekten de bir bakıma dur diyebildi. İnsanlar daha makul ücretler ödeyerek dijital albümleri satın almaya başladı. Plak şirketleri de masrafları oldukça düşük olan bu platformu iyice genişlettiler ve bir bakıma kendi bünyelerinde başarılı olacaklarını düşündükleri yeni müzisyenlerin albümlerini dijital olarak basarak tanıtımlarını ve reklâmlarını yaparak insanların beğenisine sundular.
Şu an için bu platformun müziğin illegal dağıtımını engellediğini söylememiz çok zor. Şirketler ve müzisyenler artık bu durumun oldukça bilincindeler ve varlığını reddetmekten ziyade varlığını kabul ederek mücadelenin farklı yollarını deniyorlar. Çünkü durum bazen sanatçılara da zarar verir bir hale gelmeye başladı. Kötü kaydedilmiş konser kayıtları çalınarak dijital ortamda yayınlanan albümler, single’lar gerçekten sanatçılar için oldukça üzücü bir hal almaya başladı.
In Rainbows: Müzisyenlerin Korsanlığa İsyanı
Geçtiğimiz ay bu konuda belki de en cesur ve en ses getirecek uygulamalardan birini yaşadık. Ünlü plak şirketi EMI ile albüm anlaşması biten İngiliz grup Radiohead yeni albümleri “In Rainbows”u internet üzerinden satacaklarını ve albümün değerinin albümü alacak olanlar tarafından belirleneceğini açıkladı. Bu belki de böyle bir uygulamanın ilk örneği değildi fakat en çok yankı uyandıranıydı. Albümün istenirse bedavaya bile alınabilecek olması bir bakıma insanların müziğe ve sevdikleri sanatçılara verdikleri değerin en azından istatistiksel bir sonucunu oluşturabilecekti. Ayrıca en azından albümün korsan yollarla dağıtımı gerçekleşmeyecekti.
“In Rainbows” Radiohead’in 7. stüdyo albümü olarak geçtiğimiz ay yayınlandı. Albümü dinlerken Radiohead’in köklerine dönüş yaptığı hissediliyor. “OK Computer” albümünden sonraki 10 senelik dönemde Radiohead müziği oldukça şekil değiştirmiş ve elektronik öğeler Radiohead müziğinin içten içe ağırlıklı yanı olmaya başlamıştı. “OK Computer” albümünde küçük küçük adımlarla var olan bu değişim “Kid A” ile başladı ve ardından gelen “Amnesiac ve Hail to the Thief” albümleriyle Radiohead’i bambaşka yerlere götürdü. Her yeni albümüyle bizi şaşırtan Radiohead bu defa da şaşırtmaya devam ediyor. Albümde yer alan 10 parçanın tamamında elektronik öğelerin azaldığı ve davul-gitar-bas üçlüsünün hissedilir ölçüde yoğunluğunun arttığını söyleyebiliriz. Bütün bunlara Thom Yorke’un benzersiz vokalini de eklendiğiniz zaman belki de grubun 15 senelik çizgisinde tam anlamıyla taşları yerine oturttuğu bir albüm olmuş diyebiliriz. Özellikle 2000’li yıllarda gelen büyük değişim birçok Radiohead sever tarafından yadırganmış olsa da, Radiohead’in kendi sınırlarını devamlı zorlayan fakat bunu kendilerine has ruhlarını kaybetmeden yapabildiğinin bir bakıma kanıtı oldu. Albümde yer alan “Nude”, “All I Need”, “Faust Arp” ileride muhtemelen Radiohead klasikleri arasında yerini alacaklar. Albüm için “OK Compute”r ve “Kid A” arasında bir geçiş diyebiliriz. Eğer “OK Computer”ı sevdiyseniz ve “Kid A” ilginizi çektiyse “In Rainbows” muhtemelen severek dinleyeceğiniz bir albüm olacak.
In Rainbows ve Sonrası
Geçen 1 aylık sürede albümün istatistiklerine baktığımızda Radiohead sevenlerin %38’inin sevdikleri grubun kendilerine sundukları bu fiyat belirleme özgürlüğünün bedava kısmını tercih ettiklerini görüyoruz.
Ünlü alışveriş sitelerinden Amazon’da bir albümün ortalama 11 dolardan satıldığını varsayarsak fiyatını insanların belirleme özgürlüğünün olduğu ve şu ana kadar 1.2 milyon kişinin ortalama 6 dolar ödemiş olması (Sadece Amerika’yı kapsayan araştırmaya göre Amerikalılar “In Rainbows” albümüne ortalama 8 dolarlık bir değer biçmişler.) böyle bir uygulama için iyi bir deneme sayılabilir. Albüme hiçbir değer biçmeyen %38’lik kısım belki bir başarısızlık ya da grup tarafından hayal kırıklığı sayılabilir ama grubun bir plak şirketi olmadan milyonlarca kişiye ulaşması ve bu insanların albüme biçtikleri değerin piyasa değerine bu denli yaklaşması bile çok çok önemli. Sonuç olarak şu an için Radiohead gibi dev bir grubun bile bu uygulamadan tam başarılı çıkamadığını ve yeni sanatçıların böyle bir maceraya belirli bir hayran kitlesine ulaşmadan kalkışmaması gerektiğini gösterdi. Plak şirketleri olmadan grupların kazançlarının arttığı gerçeği de bu deneme ile iyice gün ışığına çıktı. Önümüzdeki yılların müzisyen-plak şirketi-dinleyici–internet dörtgenin etrafındaki soruna neler getireceğini hep birlikte göreceğiz.